|
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
Yoksa ütopya iki kişi arasında başlayan bir arayış mıdır? |
 |
“Günün birinde geleceğime ve seni geri getireceğime inan lütfen…”
Okur okumaz insanı mıhlayan bir cümle değil mi? Ama bu “faşizm iki kişi arasındaki ilişkide başlar” diyen, Almancanın en büyük şairlerinden Ingeborg Bachmann tarafından yazıldığını öğrenirseniz ne hissedersiniz? Hem de anne ve babası toplama kamplarında ölen, kendisi ise çalışma kamplarından mucize sonucu kurtulan büyük şair Paul Celan’a yazıldığını… Yani hayatı boyunca yersiz-yurtsuz kalan, hiçbir yere ve şeye doğumuyla sahip olmayan, kullandığı dili (Almancayı) bile seçmiş bir Yahudi’ye… II. Dünya Savaşı’nın, insanlık tarihinin en utanç verici, en korkunç kamplarından sağ çıkmayı başarmasına rağmen intihar ederek hayatını sonlandıran Paul Celan’a… On gün sonra, o da cesedi bulunduğunda intihar ettiği öğrenilen, bir süredir ortada olmadığı fark edilen bir yalnıza… Evet, söyler misiniz, “Günün birinde geleceğime ve seni geri getireceğime inan lütfen…” diye başka kime denir? Bu iki büyük şairin birbirlerine yazdıkları mektuplar Türkçede. Hem de İngilizce konuşulan ülkelerden bile önce… Şanslı mıyız? Hem de çok! Çünkü bu iki aşığın, bilinen ama boyutları kestirilemeyen aşklarında, okunacak çok şey var. Mesela “Ne kadar yakınımda ya da uzağımdasın Ingeborg? Bana söyle ki, seni öperken gözlerini kapayıp kapamadığını bileyim” diye sesleniyor Celan, Bachmann’a… Bachmann ise “Senin o yabancı, siyah saçlı başını ellerimin arasına alıyorum, göğsündeki taşları itmek, karanfilli ellerini serbest bırakmak ve şarkı söylediğini duymak istiyorum” diyor Celan’a… Üstelik bu mektuplar II. Dünya Savaşı’nın insan onurunu allak bullak eden acılarının sarılmaya çalışıldığı bir dönemde gidip geliyor… Yeni umutların, yeni duyguların, yeni hayatların ve ütopyaların arandığı bir dönemde… Bu yüzden mektupları okunken, ister istemez aklımdan geçiyor; “Yoksa ütopya iki kişi arasında başlayan bir arayış mı?” Ne dersiniz?
AYLAKLIK GERÇEKTEN ZOR! Edebiyatımızın en güzel kahramanlarından, “Aylak Adam” 50 yaşında. Yani “işiniz, gücünüz nedir?” diye soranlara “Aylakım ben, aylak olmak dünyanın en zor işi” diyen Yusuf Atılgan’ın isimsiz C’si. Bu romanı, ne zaman, nasıl bir ruh hali ile okudum hatırlamıyorum… Ama okuduktan sonra canla-başla hatta kıran kırana mücadele ederek sürdürdüğümüz hayatımızın bir anda gözüme çok komik göründüğüydü. Herkesin kırmızı ışıkta durup, yeşil ışıkta geçtiği, aynı saatte yatıp aynı saatte kalktığı, aşkların aynı, ayrılıkların çok daha aynı yaşandığı bir hayattı bu. Çünkü normaldik yani normlara bağlı. Güneş doğuyormuş ya da batıyor kimsenin umuru değildi. Mesela o bahar, kiraz ağacı ömrünün en güzel çiçeklerini açmış bile olabilirdi ama fark eden öyle azdı ki… O yüzden Aylak Adam C, bence de haklı, aylaklık yani hayata herkesin baktığı pencereden değil de başka bir pencereden bakabilmek gerçekten zor… Dahası herkesin yürüdüğü yola değil de diğer yola sapıp yalnız yürümeyi göze alabilmek. |
31.10.2009
|
| |
| |
|
|
Diğer Başıklar
|
|
|
 |
 |
 |
 |
|
|
|