| |
Tek kahramanım Mustafa Kemal Atatürk |
Leyla Umar
|
Nişantaşı’nda Şakayık Caddesi’nin köşesindeki 15’inci İlkokul’da okurken bir gün öğretmenimiz sınıfa girdi. Gözlerinden akan yaşları silmeye çalışırken hıçkırıklar arasında: “Çocuklar bu sabah Atatürk’ü kaybettik” dedi. Bütün sınıf, birbirimize sarılıp haykırmaya başladık. Öğretmen ortalığı yatıştırmaya çalışırken: “Şimdi” dedi, “Herkes şu anda hissettiklerini yazmaya başlasın.” O gün yazdığım şiir; “Sandım gökler yerlere indi...” gibi bir cümleyle başlıyordu. Eve gittiğim zaman bütün ev halkının bizim sınıftaki gibi hıçkırıklarla ağladığını gördüm. Herkes elindeki zamanın tek gazetesi Cumhuriyet’le odasına kapandı ve sabah gün doğarken dışarı çıktıkları zaman hepsinin gözlerinden hâlâ yaşlar akıyordu.
Atatürk ŞİİRlerİm GaZETEDE YAYINLANDI
Anneme nasıl haykırdığımı hâlâ hatırlarım, “Beni Atatürk’e götürebilirdiniz, bunu yapmadığınız için ölünceye kadar sizi affetmeyeceğim...” dedim.
Annemin telefona koşup Atatürk’ün yanından ömür boyu hiç ayrılmayan üvey dayısı Kılıç Ali’ye benim perişan halimi nasıl anlattığını dinliyordum. Kılıç Ali’nin; “Şimdi Leyla’yı getir; ona Atatürk’ü göstereyim” dediğini, kulağımı dayadığım telefondan duydum. Annem kesinlikle bu teklifi kabul etmedi ama halka ziyarete açıldığı sabah, gün doğmadan beni Dolmabahçe Sarayı’na götürdü. Ve Atatürk’ün yatağının önünde birkaç dakika durmamı sağladı. O gün binlerce insan aynı acıyla Dolmabahçe’ye koştu. Hiçbir zaman unutamayacağım bir olay da bir aile dostumuzun kızının kalabalık arasında ezilerek ölmesiydi. Atatürk için yazdığım şiirimi Cumhuriyet Gazetesi’ne gönderen babamın, şiir yayınlandıktan sonra bana nasıl sarıldığını unutamam. “Aferin kızım, bir gün belki de Atatürk’ün neler yaptığını anlatan bir kitap da yazarsın” demişti. Tabii, ben asla böyle bir kitabı yazacak cesareti ne o zaman, ne de şimdi bulabileceğimi sanmıyorum. Ama bana babamın verebileceği en güzel armağanı vefatından sonra açılan kasasında buldum. Atatürk için yazdığım tüm şiirlerimi topladığım defterimi saklamıştı. O defterdeki şiirlerimi şimdi 20 yaşında olan torunuma okurken benimle içinden alay ettiğini hissediyorum. Çünkü Kanada’da Yunan Antik Çağı konusunda doktora yapmakta olan torunum bir gün: “Biliyor musun” dedi; “Ben yabancı yazarların kitaplarından okuduğum Atatürk’e hayranım ama Türkiye’deki Ermeni arkadaşlarım, Türkçe ve Tarih derslerinde hocalarının saatlerce Atatürk’e ait aynı şeyleri tekrarlayacağı yerde Atatürk için dünyada kimlerin neler yazdığını okusa çok daha iyi olmaz mı?” diye sordu.
Önce belli etmeden ona içimden kızdım. Ama şimdi düşündükçe torunumun sözlerine hak veriyorum. Keşke Atatürk’ü dünyaya tanıtmak için fevkalade bir kitap yazan İngiliz asıllı, Türkiye’de doğup büyüyen ve yıllar önce BBC’de birlikte çalıştığım gerçek Atatürkçü “Andrew Mango”nun Atatürk hakkında yazdığı kitaplar okutulsa... Eminim Atatürk’ün değerini o zaman daha iyi anlayacaklar.
Tabloyu sattığı parayla yetenekli öğrencilere burs verdi...
Atatürk tablosunun yanında duran güzel kadın bir sinema yıldızı değil. O, Anadolu’nun en ücra köşelerinde, özellikle doğduğu Elazığ’daki yetenekli öğrencilere burs veren bir hukukçu ve iş adamı Hamdi Akın’ın eşi Şafak Akın. Yanında durduğu Atatürk tablosunu bir davetteki açık arttırmada Hamdi Akın satın aldı. Ama yalnız eşine olan sevgisinden değil... Akın önce tablonun fiyatını o kadar arttırdı ki, diğer alıcılar çekilirken Akın verdiği parayı eşinin vakfına bağışladı.
İsrail elçisinin rezidansı büyükbabamın eviydi
Kudüs’ün son Osmanlı Valisi olan büyükbabam Midhat Alam’la Atatürk’ün yakın dostluğu, Atatürk sık sık gittiği Libya’ya geçerken büyükbabamın evinde kalmasıyla başlamış. Çankaya’ya yerleştikten sonra Atatürk büyükbabamı İzmirli olduğu halde Maraş milletvekili yapmış. Ancak onun Ankara’da köşke yakın bir ev yapmasını da şart koşmuş. Şimdi İsrail Büyükelçiliği olan ev, zamanının ilk modern evi olarak yabancı dergilere kapak olmuştu. Afgan Kralı gibi önemli devlet adamlarını Atatürk’ün ricası üzerine evinde ağırlayan büyükbabam bir gün İstanbul’daki evine Atatürk’ün ziyarete geleceğini öğrenince şoföründen arabayı acele sürmesini istemiş. Ve kırk yıllık şoförü önüne çıkan bir atı ezmemek için direğe çarpınca büyükbabam orada ölmüş. Atatürk’ün emriyle çok görkemli bir cenazeden altı ay sonra ölen Atatürk’ün vefatını duysaydı eğer büyükbabamın da yaşayamayacağını yakınlarından hâlâ dinlerim. |
15.11.2009
|
| |
|
|
|
|
Yazarın Eski Yazıları
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |