
|
|
 |
 |
 |
 |
 |
| |
Polis Safiye Ayla’yı nasıl derdest etti? |
Koço’nun balıkçı lokantasında başlayıp semt karakolunda biten bir polisiye hikâye..
Selahattin Duman
|
Safiye Ayla’yı gayretli polis memuru Hicabi yakaladı.. Komiser muavini fırçaladı da fırçaladı.. Emniyet Müdürü Salih Kılıç Bey’e de pirincin taşını ayıklamak kaldı..
Hikâyeyi anlatmanın zamanı mı diyeceksiniz ama zamanı.. Sekiz yıl YÖK başkanlığı yapmış profesörün, polis aracına bindirilirken kafasına bastırılmış eli görünce hatırladım.. Allah selamet versin, mesleğin ustalarından Şemsi Sıklım geçen yıl göndermişti imzalı kitabını.. Adı da “Şöhret..” Meslekte geçen uzun yılları boyunca magazin dünyasından anılarını derlemişti. Alıp yazlığa götürmüş, dibine kadar okumuştum.. En çok da Safiye Ayla’nın karakolda poliste yediği fırçanın hikâyesi hoşuma gitmişti.. Şimdi Ergenekon fotoğraflarının gazete sayfalarını süslediği şu günlerde hikâyeyi anlatmanın tam zamanı.. Her ne kadar ustamız Şemsi Sıklım kadar renkli bir dille nakledemeyecek olsak bile.. Okuyucu hoş göre..
Ankara’dan özel vagonunda trenle dönen Atatürk’ün canı şarkı dinlemek istemiş.. Ankara seyahatinden keyifli döndüğü için mi yoksa orada içi bunaldı da kurtulmak için mi bilmem.. Özel kalemine “Kara Kız’ı bulun, gelsin..” demiş.. “Kara Kız” dediği dönemin en ünlü assolistlerinden Safiye Ayla.. Kara Kız nasıl bulunacak? Daha önce nasıl bulunmuşsa.. Sistem şöyle işliyor.. Yakın çevredekilerden biri İstanbul Emniyet Müdürü’nü arıyor.. Müdür Salih Kılıç Bey adamlarını salıyor.. Safiye Ayla’nın el kadar İstanbul’da gideceği yerler belli.. Ya çalıştığı gazinoda program sonu arkadaşlarıyla sohbet ediyordur.. Ya Sıraselviler’de Alman Hastanesi’nin karşısındaki apartmanda tuttuğu üç odalı dairesindedir.. Veya bir yere yemeğe gitmiştir..
BİR RAKI SOFRASI
O gün nedense bulamıyorlar Safiye Ayla’yı.. Arnavutköy’deki Koço’nun lokantası da akıllarına geç geliyor.. Polis arana dursun Safiye Ayla, gazeteci yazar Naci Sadullah ve ressam Elif Naci ile birlikte akşam sefasında.. Koço da hatırlı müşterileri için bir masa yapmış ki o kadar olur.. Şemsi Sılkım’ın tarifini okurken ağzım sulandı, aklıma geldikçe de sulanır.. Masanın tasvirini, onun kaleminden aynen aktarıyorum: “...Gümüş balığı.. Beyaz peynirin üzerine iki yapraklı maydanoz oturtmuş.. Başka bir tabakta enfes dilimli kırmızı soğanlı torik lakerdası.. Yanındaki tabakta ise ona nazire yaparcasına uskumru çirozun üzerinde dere otu ve dilimli limonla süslenmiş.. Minik kayık tabakta ise dört tane yan açılmış ve kapakların içinden adeta dışarı fırlayacakmış gibi nazenin midye dolması.. İçinde Bombay pirinci ve aralarında da çam fıstıkları ile adeta (hemen yiyin beni) diyor.. Başka bir tabakta da ona nispet yaparcasına midye pilakisi içinde deve dişi sarımsak sırıtıyor.. Horoz fasulyeli, havuç dilimli, zeytinyağlı ayrı bir pilaki.. Zarif, minik kaseler içinde torba yoğurtlu, üzerinde zeytinyağının damlacıkları sırıtan cacık.. Ve yanlarında da o dönemin en çok sevilen ve tutulan İstafilna ile Zarokösta adlı dinlendirilmiş iki şişe rakı...” Bunca yıldır yeme içme yazılarını okuyan yazar kulunuzun aklında topu topu iki rakı sofrası kalmıştır ki biri budur.. Diğeri de Gülriz Sururi’nin anılarında tarif etiği rakı sofrasıdır.. Çözemediğim şu.. Safiye Ayla incecik, deyim hoş görüle “assolist çirozu” bir kadındı.. Rakı sofrasını bu kadar ayrıntılı anlatmak ona göre değildi.. Acaba Şemsi Sılkım mı onun anlattıklarını kafasından renklendirdi? Her neyse? 1930’ların İstanbul şehrindeki deniz sefası manzarası bu.. Niye mi ballandırdım? Bugünün lokantacı esnafından biri okur da mekânına özenir, salata dendiğinde “eşek yemi sınıfına” giren göbek marulu önümüze koymaktan utanır, diye..
YÜRÜ KARAKOLA
Atatürk’ün istettiği Safiye Ayla’yı bulmak için dibi düşen zaptiyeler dört döne dursun, karakollardan birinin gayretkeş polisi Koço’nun mekânına dalmış.. “Kara Kız”ı sormuş.. “Evet burada..” cevabını alınca da masanın başına dikilmiş.. “Safiye Ayla sen misin?” “Evet!” “Çabuk kalk, benimle geliyorsun..” Ses tonunu tahmin etmişsinizdir.. Askeriyenin eğitim çavuşu kıvamında.. Yahu ne karakolu, ne gitmesi, nereden çıktı bu demeye kalmadan polis bir daha gürlemiş: “Kalk yoksa zorla götürürüm..” Lafın burasında masanın erkeklerine de karışmak düşer.. Elif Naci ile Naci Sadullah ayağa kalkıp polise “Bir dakika.. Bir yanlışlık olmalı..” diyecek olmuşlar.. Bizim Zaloğlu Rüstem gayretindeki polis geriye doğru iki adım atıp, kendini ani bir gazeteci saldırısına karşı emniyete almış.. Ardından belindeki tabancayı çekmiş.. Şak şuk.. Yaptığım efekten hareketi iyi anladınız.. Namluyu tabancanın ağzına sürmüş.. Kıpraşanı vuracak.. Önüne düşmüşler polisin.. Müşteri şaşkın bakıyor.. Kolay değil, Ata’nın gözbebeği şarkıcı, polis marifetiyle derdest edilmiş götürülüyor..
Karakoldaki nöbetçi komiser muavini de tam adamının meşrebinden.. Safiye Ayla, Elif Naci ve Naci Sadullah odasına birlikte sokulduğunda yüzlerine bile bakmıyor.. Ben sizin gibileri adam yerine koymam, havasında evrak karıştırıyor.. Polis Hicabi esas duruş gösterip raporunu veriyor: “Aranan şahsı getirdim amirim.. Direnmeye kalkıştılar.. Silahı çektiğim gibi..” Bundan sonra lafın nereye gideceği belli.. Polis izansız, o geceki nöbetçi amiri ondan beter.. “Devletin polisine direnmek ha.. Gösteririm ben onlara kafa tutmayı..” Nasıl mı gösterecek? Hele masadaki işi bitsin.. İhtimal bir iki tokatla başlayıp, ayak adalelerini güçlendiren hareketleri sıralayacak..
İŞİN ZEVKİ SONRA
O sırada Safiye Ayla odadaki koltuklardan birine ilişiveriyor.. Komiser yer göstermemiş ama o kadın olduğundan böyle ayrıcalığa alışık.. “Kaaalkkk!” gürlemesi ile zıplaması bir oluyor.. Devamı “Sen kimsin ki.. Bu ne küstahlık..” türünden kısa cümlelerle gelen korkutucu bir tirad.. Bu arada büyük şefe müjdeyi vermek lazım.. İstanbul Emniyet Müdürü Salih Kılıç Bey haber bekliyor.. Telefonun manyeto kolunu fiyakalı fiyakalı çeviren komiser muavini başlıyor konuşmaya: “Müdür Bey, emrinizi yerine getirdik.. Safiye Ayla karşımda.. Polis memuru Hicabi Bey’e karşı gelmiş o da tabancasını çek...” Belli ki karşı tarafta konuşan Salih Bey “Çektiği gibi..” sözcüklerini beklemeden parlamış.. İşte o andan itibaren komi- ser muavini renkten renge giriyor, ayakta perişan.. Eziliyor, büzülüyor.. Salih Bey’in “Telefonu Safiye Hanım’a ver..” komutu üzerine ahizeyi titreyerek uzatıyor.. Gerisi malûmunuz olmuştur.. Salih Bey özürler dileyerek “Sizi almaya geleceğim.. Lütfen bekleyin” deyip yola çıkıyor.. O sırada biraz evvel esip gürleyen komiser muavini acınası hallerin son raddesinde.. “Bilemedik efendim..” diye yalvarmakta.. Akıl edip Naci Sadullah ile sonraların ressamı Elif Naci’ye de mesleklerini soruyor.. Gazeteci olduklarını öğrenince “Amanın ben cami duvarına..” deyip dövünmeye başlıyor.. Gözü silah çekip baş belası misafirleri getiren polis memuru Hicabi’ye ilişmese daha da iyi olacakmış ama onu görüveriyor.. “Dangalak..” diye başlayıp “Yıkıl karşımdan” sözcükleri ile biten bir haşlama geçiyor ki bu polis için biz söylesek polise, 156’ncı madde anamızı ağlatır..
İstanbul Emniyet Müdürü Salih Bey yetişip Safiye Ayla’dan yüz yüze özürler diliyor.. Tabii olay bir kere de Atatürk’ün sofrasında anlatılıyor.. Atatürk üzülüyor tabii.. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’yı gösterip “Bak Kara Kız..” diyor.. “Polisi asker gibi davranmaktan vazgeçirecek kişi budur..” İnşallah temennileri arasında Safiye Ayla “Yanık Ömer”i okumaya başlayınca, karakolda başlayan tatsız hava dağılıp gidiyor.. O gecenin nöbetçi komiseri ile gayretli polisi Hicabi Bey’in akibeti mi? Bilmiyoruz ama tahmin edebiliyoruz..
|
11.01.2009
|
| |
|
|
|
|
Yazarın Eski Yazıları
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
 |
 |
 |
 |
|
|
|